Ve en çok seni özledim ben.
Karşı komşunun sokağa çıkacağı zamanı beklemeni.
Her teyzeyi annen gibi sevmeni.
Sanki ayıpmış gibi kimselere söylememeni.
Ve o bisikleti ilk gördüğünde koşuşunu.
Yağmurlu bir günde annenin elinden yediğin ekmeği.
Islanan sokaklara bakıp duygulanmanı.
Yaz akşamlarında oturduğun kaldırımı.
Seni bir kez daha görmek isterdim…
hiç konuşmadan..
kısa pantolonlu siyah beyaz halini..
bir lokma boyunu..
diz çöküp yere sımsıkı…
ama çok sıkı
sarılmak sana..
gözyaşlarımı omuzlarına bırakıp gitmek istiyorum şimdi
sana kim olduğumu söylemeden…arkama bakmadan
ağladığımı sana göstermeden
seni çok özledim
ama çok özledim
çocukluğum! !
Archive for Alıntı Yazılar
çocukluğum
Nerden Bileceksiniz ?
yanımdan gelip geçen,selam verip selamını aldığım,
iki kelam laf ettiğim,güldüğüm tek boyutlu kalpler:
üstüne sis çökmüş gri renkli bir kalabalıkta tek başına bir kırmızıyım,her an kanıyorum,
kimse bilmiyor.
görmesinler diye saklıyorum yaramı,
görenlere dil döküyorum anlamiyorlar,
kendi kendime susuyorum,
ırmaklar taşıyordu bir zamanlar içimde,bir fidandım oysa eskiden,kuruyorum,
bakıyorlar ama görmüyorlar,dinleseler de asla anlayamayacaklar.
her bir cümlede birçok duyguyu,acıyı,gizliyi,saklıyı,anlatılamayanı,başkalarının anlamayacagını pat diye direk söyler adama.
alakasız bir yerde bambaşka bir duyguyla dinlemeye başladığınız bir şarkı,hep aynı duyguyu bırakarak sona erer…
“siz benim neden sustugumu nereden bileceksiniz?”
Ben 19 Yaşındaydım Öldüğümde
Ben ondokuz yaşındaydım öldüğümde
Daha ayaklarım yere basmamıştı konmamıştı aşkın adı..
Gözlerim bir dilberin gözlerine bir karış mesafeden dahi bakmamıştı..
Ve genzime inmemişti hiç yar kokusu
Bir dağ ceylanı yayla kekiği aklımı başıman almamıştı..
Ben ondokuz yaşındaydım öldüğümde Ondokuzundaydım
Şimdiye kadar söylenmiş tüm yalanlar gözlerimin önüne serildiğinde.
Gerçek gibi görünen yalanların ve yalan gibi görünen gerçeklerin
Sahiciligi serldi önüme.
Ondokuzundaydım tüm doğruları gönül gözüyle gördügümde..
Ben ondokuzumdaydım öldüğümde
Daha saçlarıma ak düşmemişti babamın başı düştüğünde öne.
Kırışıklık değmemişti yüzüme ne ayaklarım asker botuna girmiş,
Ne de başım yaslanmıştı yar göğsüne…
Ben ondokuzundaydım öldüğümde.
Belkide herkes öldüğü ben dirildiğimde..
ölüm bile anamın feryadı kadar canımı acıtmamıştı.
Köyün genç ve bekar kızları taşıdı tabutumu.
Olaki birinde gönlüm kalmıştır diye.
Hiç olmazsa gittiğim yerde ruhum huzur bulsun diye
Köyün genç ve bekar kızları taşıdı beni musalladan öteye.
Ve en çok içlerinden biri ağladı adı ….
Ağlama canım ağlama anam
Dünya fanidir hayat yalan
Ne kaybettiğine üzül nede yan yıkıl
Ne de kazandığına gül hiç bir zaman..
Köyün genç ve bekar kızları taşıdı beni musalladan öteye.
Olaki birinde gönlüm kalmıştır diye.
Meğer ne çok mezar varmış bu köyde.
Kim bilir kaç meçhul sevgili ve kaç yarım hikaye
Hiç dokunma sakın bizimkine hasrete ve sevdaya doymamış bir hayat işte
Her mezar yaralı güllerin ıssız aşk tepecikleri
Her tepecikte bir uludağın dumanlı gölgesi
Yazık ki bir avuç topraktı işte yaşadığının nihayeti
Her ölüm aşktan inan
Enfaktüs kalp şeker külliyen yalan
Son nefeste unutamadığınsa zira canan canan canan…
Ağlama canım ağlama anam
Dünya fanidir hayat yalan
Ne kaybettiğine üzül nede yan yıkıl
Ne de kazandığına gül hiç bir zaman..
[cincopa AwJAcw6uJS1e]
Hayat çetele tutmak değildir…
Hayat;
Seni kaç kişinin aradığı, kiminle çıktığın,
çıkıyor olduğun veya çıkacağın demek de değildir.
Kimi öptüğün, hangi sporu yaptığın,
kimlerin seni sevdiği de değildir.
Hayat, ayakkabıların, saçın, derinin rengi de değildir.
Nerede yaşadığın veya hangi okula gittiğin de değildir.
Aslında hayat; notlar, para, giysiler,
girmeyi başardığın ya da başaramadığın okullar da değildir.
Hayat;
Kimi sevdiğin ve kimi incittiğindir.
Kendin için neler hissettiğindir.
Güven, mutluluk, şefkattir.
Arkadaşlarına destek olmak ve nefretin yerine sevgiyi koymaktır.
Hayat;kıskançlığı yenmek, önemsemeyi öğrenmek ve güven geliştirmektir.
Ne dediğin ve ne demek istediğindir.
İnsanların sahip olduklarını değil, kendilerini olduğu gibi görmektir.
Her şeyden önemlisi hayatı,
başkalarının hayatını olumlu yönde etkilemek için kullanmayı seçmektir.
İşte hayat bu seçimden ibarettir.
İnsanlar için en kötüsü dost edinememek,
ondan daha kötüsü ise dost kaybetmektir.
Gerçek Dünyaya Hoş Geldiniz!
Elinizi hiç kağıt kesti mi? Bıçaktan ve tüm kesici aletlerden daha fazla acıttığını biliyor musunuz? Günler süren bir sızı yaratır. Kabuk bağlamaz, geçmez, yani öldürmez ama süründür.
Pek çok kişinin hayatından, iz bırakan biri gelip geçmiştir. Duvara çarpmış gibi sersemletir. Uzun süre kendine gelemezsin. Üstünden kaç aşk gelip geçer, o bir türlü geçmez. Sırası gelince herkes o vurgunu yer. Kaçmak neredeyse imkansızdır!
“Hayatta bir kere mi aşık olunur?” Bu tartışma yıllardır sürer gider. Kimine göre insan gerçek aşkla bir kere tanışır; kimine göre aşk insanın karşısına pek çok defa çıkabilir. O kısım bence aşka nasıl baktığınıza göre değişir ancak şu bir gerçek ki, insan bir kere kalbin bekaretini bozacak darbeyi yer.
Genellikle 20-40 yaşları arasında bir yerde, ömrünüzün sonuna kadar adını unutmayacağınız ve yüreğinizde kağıt kesiğine benzer bir acı bırakan şahısla karşılaşırsınız. Suçiçeği veya kızamık geçirmek gibidir. Tek fark, sizi aşı da kurtaramaz!
Öteki tarafta cehennem vardır ya da yoktur, orası inancınıza kalmış ama dünyada cehennemi yaşadığınız süreç, o şeytanla karşılaştığınız zamandır. Hepimizin hayatında birinin parmak izi kalır. Aradan kaç yıl geçerse geçsin, onun bıraktığı izler kolay kolay silinmez.
Şahit olduğum, dinlediğim ve yaşadığım pek çok hayat hikayesinde, bu durum dikkatimi çekmiştir. Yaşadığımız hayat, uzun bir yolculuktur. Arabayla uçsuz bucaksız bir yolda ilerlediğinizi hayal edin. Yolun bir yerinde karşınıza bir tabela çıkar. Üstünde “ Gerçek Dünyaya Hoş Geldiniz!” yazıyordur. Elbette o yazıyı görmezsiniz, siz o sırada tabelayı elinde tutan kişiye bakıyorsunuzdur!
Verdiğiniz bu moladan sonra, elinizde sarsılmış inançlarınız duruyordur. O güne kadar bildiğiniz her şeyin yanlış olduğunu görürsünüz. Ve kalbin bekareti bozulmuştur! Aşk, sevgi ve insanlar üzerine inandığınız bütün değerler, yerle bir olmuştur. Sizin şeytan üstüne düşeni yapmış ve yüreğinizde iyileşmesi zor olan o yarayı açmıştır.
Ardından dökülen gözyaşları, beddualar, içilen yüzlerce sigara ve kadehler dolusu alkol; hiçbiri kısa zamanda toparlanmanızı sağlamaz. Aradan yıllar geçer, siz yeniden seversiniz, belki evlenirsiniz, hayat devam eder. O kişiyi affedersiniz. Aklınızın ucundan bile geçmez üstelik! Ama o kağıt kesiği yok mu? Hiç ummadığınız yerlerde ortaya çıkar. Bir filmin içinde bir sahnede, bir romanın ortasında, bir dostun başından geçen olayda, birden kendini hatırlatır. Yüreğinizdeki sızıyı hissedersiniz.
Bu acıyı yaşamayan yürekler kolay kolay büyümez. Hayat karnesinin önemli derslerinden biri olan Şeytan ile Karşılaşma, diploma alabilmenizin gerekliliğidir. Ancak şunu unutmayın! Farkında olun ya da olmayın, siz de başka birinin hayat yolculuğunda elinizde bu tabelayı mutlaka tutarsınız: “Gerçek Dünyaya Hoş Geldiniz!”
Urfalı :)))
Urfalıdır, lise çağındadır, delidir delişmendir… Sevmiştir sınıfından bir başka urfalı kızı… Zar zor toplar cesaretini, açılır.. Kız yarı gönüllü yarı gönülsüz reddeder kendisini.. Vazgeçmez sevdasından, Urfalıdır, sevdi mi tam sever, vazgeçmez…
Günler günleri kovalar, bir daha dener şansını.. Fakat kız bilmektedir Urfa’nın dedikodusunu, korkmaktadır bu yüzden ve yine reddeder de…likanlıyı…
Dönem sonu yaklaşmış, araya yaz tatilinin girecek olması nedeniyle, delikanlıya cesaret gelmiştir yine ve son bir kez dener şansını… Heyhat… Kız Nuh der Peygamber demez ve yine reddeder…
Ama çocuğun bırasına gelmiştir ve kızı omuzlarından tutarak sarsar ve bağırır yol ortasına…
- LA SENDE AKŞAM EVE GETTIĞİDA ANAYIN YAPTIĞI TEPSİDEN YİMİMİSEN? SENİ DE FIRINDAN GELEN BİŞMİŞ İSOT KOHISINDAN AĞZİYİN SUYI AHMİ MI? NEYİN ARTİSLİĞİNİ YAPİSAN? ZANNEDERSEN GENDISI SUŞİDEN BESLENİ…
Aşkta yarın yoktur sevgili..
Aşk bu dünyanın ölçüleriyle açıklanamaz sevgili.O ilkel bir acıdır, yaban bir ağrıdır. Gelir ve içimizdeki o çok eski bir şeye dokunur. Sonra bir perde açılır ve yolculuk başlar.Bu yolculukta artık para, tarifeler, beklentiler, randevular, taksitler, iş, anneler ve korkular yoktur. Aşkın kendi gerçekliği vardır sevgili. İnsan bir başka ışığa teslim olur…Aşkta yarın yoktur sevgili. Zaman ileri doğru değil, içeri, yüreklere, derinlere doğru işlemeye başlar, bilgeleşir. Hiç bilmediği sezgileriyle buluşur. Yükü çok ağırdır, kendiyle buluşmuştur. Hem dışındadır dünyanın, hem de ortasında. Hindistan’da Ganj Nehri’nin kıyısında yakılan yoksul adamın hissettikleri de onunladır, yitirdikleri de… Newyork’ta, bir sokakta, o kartondan kulübesinde yaşayan kadının çıplak yalnızlığı da. Her şey onunladır, ona emanettir sanki, ama o, çıldırtıcı bir yalnızlık içindedir yine de…
Aşkın kültürlü olmakla, bilgili olmakla da ilgisi yoktur sevgili, kanımıza karışan ilkel acı, o yaban ağrıyla hiçbir kitabın yazmadığı hakikatlere daha yakınızdır, inan…Kim demişti hatırlamıyorum, aşk varlığın değil, yokluğun acısıdır diye. Belki de bu yüzden ilk gençliğimde, o yoğun aşık olduğum yıllarda, gözüme uyku girmez, dudağımda bir ıslıkla bütün gece şehri, o karanlık, o hüzünlü sokakları dolaşır, insanları uykularından uyandırmak isterdim. Uyanıp, içimde derin bir sızıyla uyanan o derin sancının acısına ortak olsunlar diye…Aşk çok eski bir şeydir sevgili. Onun içinden o çileli çocukluğumuz geçer. Sevdiğimiz insanların çocuklukları da… Oradan üvey anneler, eksik babalar, parasız yatılılar geçer. Ve sonra aşk bütün bunları alır, daha da eskilere gider, hep o ilkel acıya, o yaban ağrıya…
İnsan bazen nedensiz yere umutsuzluğa kapılır. Kimselere veremez sevgisini, kimselere kendini anlatamaz, evlere kapanır…Bazen denizler, kıyılar çeker insanı. İnsan bu kapılmayı anlayamaz, oysa çok eski bir yerde yaşanmasından korkulup vazgeçilmez aşkların sızısıdır bu. Bu sızı, bu yenilgi mevsimlerle yıllarla devredilir başka insanlara… Bir insanın yaptığı bir hatanın tüm insanlara yayılması gibi…İşte şimdi biz de sevgili, ya olmadık zamanlarda umutsuzluğa kapılıp, soluğu evlerde alacağız, ya da denizler, kıyılar çekecek bizi. Nasıl biz başkalarının korkaklığını taşıyorsak, başkaları da bizim korkaklığımızı taşıyacak, yenilgimizi, umutsuzluğumuzu…Birazdan sabah olacak…Para, tarifeler, beklentiler, randevular, taksitler, iş, anneler ve korkular başlayacak… Bunlar varsa ve bizim için geçerliyse aşk yoktur ve hiç olmamıştır sevgili. Birbirimizi kandırmayalım…Hadi güne hazırlan. Yaşadıklarımızı unutmaya çalış. Aşk bize güvenip verdiği büyüsünü, sırlarını, cesaretini, bilgeliğini ve o ilkel, o yaban ağrısını geri alacak. Bunlar olurken içimiz bir an çok üşüyecek, sonra geçecek…
Hadi, oyalanma birazdan yarın olacak…
Aşkta yarın yoktur sevgili…
İçimize Kapanmak
Bazen içine kapanmak, geriye kalan herkesi karantinaya almaktır.
Onları, kendilerinden başka kimseye bulaştıramayacakları o kötü duygularıyla baş başa bırakmak için.
Onları çaresiz bırakmak için. Kendimizi onların duygularının bile ulaşamayacağı yere çekmek için.
İşte bazen içimize kapanmak gerekir sessizce…
Hüzünlüyüm Yine…
korkmuyorum artık senden hüzün..
sana bulaşmayacağım diye uğraşmayacağım artık..
ben neşeli olacağım diye tüm karanlıklarımı kapatmayacağım artık..
sen düşman değilsin..
benim yıllanmış bir parçamsın..
hata olan seni ötelemeye çalışmaktı belki de..
hata olan bütün sevdiğim karanlık yazarları, sevdiğim karanlık şarkıları, sevdiğim karanlık filmleri ve nice melankoliye bulanmış şeyi ve kişiyi elimin tersiyle onca yıl geçirmişliğimiz var beraber demeden itmekti..
oysa insan kendinden kaçabilir mi?
hüzünlü bir adamım ben.
hüzünlü bir geçmişim oldu. hüzünlü bir geleceğim olacak muhtemelen. bunu trajik bir şey olarak da anlatmıyorum.
kendi halinde sıradan bir gerçek sadece..
hata olan tüm yaşananlara inat yaşama umutla, keyifle, gülücüklerle yaklaşmaya çalışmaktı belki..
“ben kafasından vurulduktan sonra yaşayabilecek birilerinin olduğu bir yere gitmek istiyorum..”
çok zorladım hayatı..
dik kafalıyımdır. çok direttim mutlu olacağım diye. vurulsam ardından keyifle yaşayan adam olmak istedim hep.
annem gibi ne zor badirelerden geçerse geçsin etrafa mutluluk dağıtan, yaşam enerjisi kendinden, güçlü insanlardan olmak istedim hep.
ben onlar gibi yaşayan bir mucize değilim hâlbuki.
ben her dağılmamda saatlerce ağlama krizlerine giren, her hüznü yıllarca yüreğinde taşıyan, hissederek yasayan ve en çok acıya algıları açık bir adamım.
neşemi değil de denizlerde boğulmuş nice gemimi, nice karanlığımı, nice yalnızlığımı, nice siyahlığımı, nice suratsızlığımı, nice hüznümü gerçekten paylasam yanımda kalır mıydı acaba?
siz yanımda kalır mıydınız?
daha fazla didinmeyeceğim, melakonliyi seçiyorum desem yanımda kalır mıydınız?
gün yüzü göstermekten ziyade hüznümü dağıtsam dört bir yana yanımda kalır mıydınız?
kalsaydınız ne kadar süre kalırdınız peki?
fazla değil..
olsun varsın.. ben yalnızlığa çocukluğumdan beri çok alışığım.
gidin..
hepiniz gidin..
neşem için etrafımda olan hepiniz gidin..
karanlığımı taşıyamıyorsanız güneşimi niye sizinle paylaşayım ki?
gidin..
hepiniz gidin..
solmuş yüzlerime katlanamıyorsanız uzakta durun benden..
haydi palyaço, sirtaki yapalım, eksildik biraz..
oysa korkulacak bir şey yoktu. her şey naylondandı, o kadar..
her şeyin sunisiyle donatılmış değil de “gerçek” bir hayat yasamak ne kadar zor olabilir ki?
çocuk düşlerimiz yok artık.
özü sözü bir adamlar, içi sevgi dolu kadınlar, her biri ayrı güzel çocuklar, umut, iyilik dolu bir dünya, dünya barışı isteği, fark yaratma arzusu, kadının söz sahibi olduğu bir yerküreye veya bir şekilde bir şeylerin daha iyi gitmesine katkıda sağlama hayalleri, inandığın bir felsefe uğruna ölümüne kadar gitmeye hazır olmalar..
bugün iyilik, güzellik, kardeşlik, iyimserlik, iyi niyet filan deyince karsındakinin “siz salaksınız herhalde..” dediği bir dünyada yasıyoruz.. çocuksu düşlerimiz yok artık…
o yüreği çelikten adamlar, o güzel kadınlar yok artık..
varsa da çok azlar…
ve onları anlamayanlara karsı görünmezlik peleriniyle kuşatılmışlardır…
sahi ne çok istiyoruz anlaşılabilmeyi..
ve ne çok anlaşılamıyoruz..
kaç kilo çeker yalnızlık?
söyleyin bana kaç kilo çeker?